Antrenman mı, Maç mı? Kur’an’ı Anlamadan Cehenneme Koşmak
Bugün dindarlık denince zihnimizde canlanan fotoğraf karesi genellikle bellidir: Belirli saatlerde eğilip kalkan, belirli duaları ezbere okuyan bir figür... Peki, bu kareye bir de "anlayışı", "vicdanı" ve "hakkaniyeti" eklediğimizde fotoğraf neden bulanıklaşıyor? Kur’an-ı Kerim’in asıl meselesi birer teknik hareketler bütünü olan ibadetler mi, yoksa o ibadetlerin içinden süzülüp gelmesi gereken yüksek ahlak mı?
"Kitapta Hiçbir Şeyi Eksik Bırakmadık"
Kur’an, kendisini bir bilmece olarak değil, bir "hidayet rehberi" olarak tanımlar. Kamer Suresi’nde dört kez tekrarlanan "Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık" ayeti, dinin özünün her vicdan tarafından kavranabileceğini ilan eder. Ancak biz, anlamını bilmeden okuduğumuz bu kitabın hayatımıza dokunmasına izin vermediğimiz sürece, aslında rehbersiz bir yolda yürüyoruz demektir.
Anlamamanın Bedeli: Cehenneme Koşmak
Kur’an, mesajına karşı ilgisiz kalmanın ve onu düşünmeden yaşamanın felaketle sonuçlanacağını açıkça belirtir. Furkân Suresi 30. ayette Hz. Peygamber’in kıyamet günü Allah’a şöyle şikayette bulunacağı haber verilir:
"Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk edilmiş (mehcur) bir şey yerine koydular." Buradaki "terk etmek", sadece rafa kaldırmak değil; okuduğu halde anlamamak, anladığı halde hayatına yansıtmamaktır. Nahl Suresi 108. ayette ise anlamaktan kaçınanların durumu sarsıcıdır: "İşte onlar Allah’ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir." Anlamın olmadığı yerde gaflet başlar; gafletin sonu ise karanlıktır.
Geçilemeyen Baraj: Hak ve Adalet
Cennet ve cehennem taksiminde asıl belirleyici olan, sadece alnın secdeye değip değmemesi değildir. Kur’an’ın adalet terazisinde devasa bir baraj vardır: Hak. Yüce Allah, kendi hakları (ibadetler) konusunda bağışlayıcı olabilir; ancak kul hakkı söz konusu olduğunda ayetler keskin bir sınıra dönüşür.
Peygamber Efendimiz, asıl felakete sürüklenen kişiyi (müflis) şöyle tanımlar: "Kıyamet günü namazı, orucu ve zekatıyla gelir; ama şuna sövmüş, bunun malını yemiş, şunun kanını akıtmış, bunu dövmüştür. Sonuçta iyilikleri bunlara dağıtılır; biterse onların günahları kendisine yüklenir ve cehenneme atılır." Bu hadis, ibadeti ahlaka dönüştürmeyenin aslında ibadetleriyle cehenneme odun taşıdığının en büyük kanıtıdır.
İbadet Bir Araçtır, Amaç Değil
* Namaz, Ankebût 45'e göre insanı kötülükten alıkoyan bir "etik fren"dir.
* Kurban, Hac 37'ye göre Allah’a etiyle değil, içimizdeki "sorumluluk bilinciyle" (takva) ulaşır.
Eğer kıldığımız namaz bizi kul hakkı yemekten, tuttuğumuz oruç bizi kibirden arındırmıyorsa; Kur’an’ın tanımıyla "kör ve sağır" bir dindarlık yaşıyoruz demektir. Mâûn Suresi’nin "Vay o namaz kılanların haline!" uyarısı, tam da dindarlığını şekille ispatlayıp ahlakla imha edenler içindir.
Sonuç: Dindarlık Bir "Güven" Meselesidir
İslam’ın nihai hedefi, sadece ritüel yapan bir kul değil; Hz. Peygamber’in "Elinden ve dilinden insanların emin olduğu kişidir" dediği "güvenilir insan" modelidir. İbadetler, ahlak binasını ayakta tutan iskelelerdir. Bina (yani ahlak ve hakkaniyet) yoksa, iskele sadece bir kalabalıktır.
Bugün ihtiyacımız olan şey, Kur’an’ı "anlamadan okunan bir büyü kitabı" sanmaktan vazgeçip; onu bizi cehennem çukurundan (gaflet ve kul hakkından) koruyacak bir yol haritası olarak görmektir. Unutmayalım; o büyük terazide "anlamadığımız" bir dinden değil, mesajını bildiğimiz halde uymadığımız bir ahlaktan hesaba çekileceğiz.